The Ud ve The Tef






Kıymetli okuyan, geçmişe uzanan yolculuğa, başka türden bir yolculuğa hazırlanın. Keyfinizi, kederinizle birleştirin ve kısa bir mola ile The İlişki Adamı'na eşlik edin.






****


The Ud ve The Tef


Altıncı yaşımın başlarında, ana sınıfı öğrencisiyken hayata dair inanışlarım belki de çok daha belirgindi. Ne isteğini bilen bir çocuk olarak, isteklerimi nasıl ve hangi yöntemle elde edebileceğimi belirleyebiliyordum. Mesela, yeni bir oyuncak gözüme kestirdiysem; bazen dedeme bazen amcama bazen de başka bir büyüğe iletirdim bu isteğimi. Böylece kaynakları sıraya koyar hedefime doğru ilerlerdim.

Itiraf ediyorum. Köşeye sıkıştığım ve hedefimi elde etmek istediğim zaman süper güçlerimi bazen devreye sokmayı da düşünürdüm. Evet, süper güçlerim olduğuna inanırdım. Sahip olduğum bu sıradışı güçleri sosyal hayatımda yani ana sınıfında yeni edinmiş olduğum arkadaşlarımın önünde “garip” bir çocuk olduğumu düşündürtebileceğinden dolayı hiçbir zaman kullanmak istemezdim. Çoğunlukla bütün çocukların davrandığı gibi davranır, onların okudukları ana sınıfı kitaplarını okurdum. Bu sebeple bir çocuk olarak Nietzsche’yi nerden bilebilirdim ve onun “üst insan” kavramına hakim olabilirdim ki. Sanki uykumda Frederich Amca kulağıma fısıldamış; ben de sahip olduğum yeteneklerin farkına varmıştım. Doğru ya yetişkin olduğum zaman Süperman’in de Nietzche’nin bu kavramı üzerinden yola çıkarak 1938’de sıradışı güçlere sahip bir kahraman olarak yaratıldığını öğrenecektim.

“Süper güç” deyip lütfen geçmeyin hemen. Belki bir Batman, Süperman ya da Spiderman gibi olağan dışı yeteneklere sahip değildim. Fakat, isteseydim zamanı durdurabilme gücüm ile her bir objeyi dondurup zamansızlık boşluğunda özgürce gezinebilirdim. Hayal dünyası biraz geniş bir çocuk olarak en büyük umudum bu süper güçleri bir gün kullanabilmekti. O zamana kadar kullanamamış olsam da, zamanı geldiğinde kullanacağıma inanıyordum.

****

Ana sınıfında en keyif aldığım derslerden biri resim boyama idi. Yeteneksizliğimi her geçen derste daha çok ispat etmeme rağmen anlamsızca çok keyif alıyordum. Derslerden birinde aşırı yorgun düşmüş, bir elimde resim boyama kalemi diğer elimde avucumun arasına sıkışmış resim kağıtları, sıranın üzerinde gözlerim kapanmıştı. Hayal dünyamda zamanı dondurmaya çalışıp gezintiye çıktığım sırada öğretmenimin tatlı dokunuşları ile uyandırıldığımı hissetmiştim.

Öğretmenim Meri hanım özel bir kadındı. Tüm bildiklerini detaylarıyla öğretmeye çalışır kendisini her ders biz altı yaşındaki veletlerin daha çok şey öğrenebilmeleri için hırpalardı. Sadece benim derste uyuyakalmama çözüm bulamamıştı.

Kadim dostlarım Mert, Can ve Serdar ile günlük yaramazlık limitimizi doldurmanın ardından annemi beklemeye koyulmuştum.  Nasıl olsa daha çok ufaktım. İlkokul sonlarında evime yanlız dönerek kendimi ispatlamaya çalışacağım istekler içimde doğmamıştı. Bu sırada, annemi beklemek için yavaşça anasınıfının kapısına doğru yönelmiştim.

Anasınıfının kapısı heybetli olmasına rağmen oldukça eskiydi. Ne de olsa 19. Yüzyılın başından beri ayakta durmasına ve bir çok sefer yangın vakası atlatmış olmasına rağmen yıllara meydan okuyordu. Kapı aralığında annemin uzaktan belirdiğini farketmiştim. Yüzümdeki ekşi surattan ötürü birşeylerin yolunda gitmediğini farketmişti. Sanırsam, yine uyuyakaldığımı ve öğretmenimden hafif bir azar işittiğimi anlamıştı. Tahminimce tam bu sırada ana yüreği hemen devreye girmiş bana güzel haberi uzatmadan vermişti. Yarın yeni yıl kutlamasını dedemlerin evinde kutlayacaktık.

****
Dedem deyince akan sular durur, hatta sular geldiği yöne doğru akardı benim süper güçlere sahip olduğum küçük dünyamda. Nedenini yıllardır anlamaya çalıştığım dedemle aramdaki bu özel bağı çözümlemeye çalışmak o sıralar pek öncelikli değildi hayatımda. Sadece bu bağı yaşıyordum. Daniel Klein’in “Filozof’un Mutluluk Seyahatnamesi”inde de belirttiği üzere dedeler aslında biz çocukların doğal oyun arkadaşlarıdır. İnsan yaş aldıkça ve ihtiyarlığa yaklaştıkça hayatın koşuşturmasını bir kenara bırakıp kendi saflığını keşfetmeye doğru bir yolculuğa çıkar. Tıpkı çocukluk döneminde yaşadığı saflık gibi.

Dedem ve ben bu saflık duygusunu paylaşırken birlikte oyunlar oynar ve keyifli vakitler geçirirdik. Ondaki sabır sayesinde yeni keşfetmekte olduğum evren hakkındaki tüm sorularımı sorar ve yanıtlarımı toplardım.

Yine kafamda soruların sıraya girmiş olduğu liste oluşmuştu. Akşam yemeğinde dedemle birlikte bu soruların üstünden geçecek, evreni bir adım daha fazla keşfetmiş olacaktım. Yeni yıla tüm aileyle birlikte girerken; muazzam lezzetlerin yer alacağı sofraya oturmanın hazzını daha şimdiden yaşıyordum.

****

Kadıköy’ün karmaşık ara sokaklardan dedemlerin evine yaklaşıyorduk. Sanki trafik organize olmuş bir kaotik yapıya sahipti. O kadar kaos vardı ki bazen hiç trafik ışığı olmasa daha az tehlike olabileceğini düşünüyordum. Bu sırada babam tam evin önünde park yeri bulmuş ve aracı park etmeye çalışırken ben kapıyı açıp dedeme doğru koşmaya başlamıştım. Öyle ki, dedem geleceğimi hissetmişcesine masada oturan tüm misafirleri bırakmış kapıda beni bekler gibiydi elinde sigarasıyla.
Altı yaşındaki bir çocuk sigaradan bu kadar nefret edebilir miydi? Ederdi. Dedem de bunu biliyordu. Beni görür görmez sigarasını yavaşça söndürüp kucağına doğru zıplayabilmem için yer açmıştı. Tam o sırada annem hafifçe bana seslenmişti.

“Oğlum yavaş koş, düşeceksin. Yeni yılın ilk gününde hastanelerde uğraştırma”

Haklıydı. Genelde hep düşen ben olurdum. Sokağa çıktığımda, top oynarken, kaleci olurken, forvet sol açıkta oynarken, hatta yolda yürürken. Şimdi geriye dönüp baktığımda bu durumun iki sebebi olabileceğini düşünüyorum. Ya gerçekten çok sakardım ya da kuantum çekim yasasının kurbanı olmuştum. Evrene gönderilen mesajlar, hep önümde bariyer olmuştu.

****

Babaannem muazzam bir sofra hazırlamıştı. Masayı geleneksel mezeler abluka altına almış; ben ise yemekle savaşa ne zaman başlayacağımın hesabına girmiştim. Bu sırada, yılbaşı ağacına her yıl olduğu gibi dedem tek tek süsleri yerleştirmiş; sanki eve büyülü bir atmosfer katarcasına ışıklarını da yakmıştı.

Masanın bir köşesinde amcam heybetiyle yer almıştı. Kuzenlerim, teyzelerim, dayılarım ve tüm aile sanki masada belirtilmemiş bir kurala göre oturma düzenini oluşturmuş heyecanla yemeğin başlamasını bekliyorlardı. Aynı zamanda babaannemin hazırlamış olduğu lezzetler ötesi olan fırında hindinin kokusuna karşı koymak için direnç gösteriyorlardı.

Yemeğin başlamasıyla birlikte, çatal bıçak seslerinin yanında sohbet masasının etkisiz bir parçası olduğumu hissetmeye başlamıştım. Gözlemci niteliğinde konuşulanları anlamaya çalışıyor, bir yandan da tabağımı silip süpürüyordum. Ne de olsa altı yaşındaydım. Bilincime yeni yeni kavuşuyor; yıllar sonra bir hazinenin keşfedileceği günü beklermiş gibi; gelecekte geçmiş ile ilgili kapıyı aralayacak alt bilincime tüm yaşanmışlıkları kaydediyordum. 

****

Bir yandan yemekler yeniliyor, bir yandan kadehler sağlıklı ve sıhhatli günlerin gelmesi dileğiyle birbirlerine vuruluyordu. Çok eğleniyordum. Amacım; meyve suyu dolu cam bardağımın kırılırcasına havada tokuşturmaktı. Birden altı yaşında Epikuros’çu olmuş çıkmıştım. Epikuros’un  felsefe okulunda dendiği gibi insanlar için temel amaç mutluluğa ulaşmaktır. İnsanlar kendileri için mutluluğa giden yolları araştırmalı ve bu yolda ilerlemelidir.  Bu masada oturan herkes; mutluluk için yaşadıklarını çocuk bilincime işlemişti.

Bardaklar kalktıkları yere bir uçağın piste sisli havada yavaşça inermiş gibi konuyordu. Ne de olsa dedem, babam ve diğer aile fertleri sigaranın pençesi altında kalmışlardı. Bu sebepten ötürü, ortam hafifçe sigara dumanının altındaydı. Tam o sırada, dedem elindeki sigarayı söndürmüş babaanneme seslenmişti:

“Hanım, getir bizim çifti”

Çift neydi ki? Hatırladığım kadarıyla; babam arkadaşlarıyla tavla oynarken “çift geldi” sözlerini kullanırdı. Acaba sohbet masasının erkek üyeleri tavla mı oynayacaklardı?

Tam o sırada babaannem, daha sonraki yıllarda ne olduklarını öğreneceğim müzik aletlerini getirmişti. Biri ud diğeri ise tefti. Masada sohbet devam ederken; dedemin elinde Mezopotamya’ya kadar dayanan tarihe sahip tef, babaannemin elinde ise bir klasik müzik aleti olan ud yerini almıştı. Sanat müziğinin muazzam parçaları çalınmaya başlamış, herkes sohbetin keyfi ve müziğin tadı ile mutluluğu yeniden keşfetmek için yolculuğa çıkmıştı.

Yeni yılın ilk dakikalarına dedemin elindeki tefi izleyerek girmiştim. Bir çocuk olarak bir tefin ne olduğunu anlamlandırmak belki imkansızdı. Ancak o an sadece bir müzik aleti olmadığını anlamıştım. Bu bir mutluluktu. Ebedi mutluluktu.  Sanki zaman durmuş, süper güçlerim devreye girmişti. Benimle birlikte tüm ailem zamansızlık boşluğunda mutluluğun hazzını yaşıyorlardı. Hiç bitmeyecek dakikalar, saatleri kovalıyordu. O an anlamıştım. Tef, sadece bir müzik aleti değildi. Tuttuğu ritimler ile insanlara mutluluk kavramını tekrardan hatırlatan olağan dışı bir zaman tanımlayıcısıydı.  

****

Ud ve tef el ele son selamını verdiler. Görevi tamamlamış olmanın gururu ile hafif tozlu rafta kendilerine ayrılan kısma geri kavuştular.
Böylece gece bitti, misafirler gitti. Zaman akmaya yeniden başladı. Yıllar dakikalara sığarcasına acımadan geçti.

Ve, ud ve tef artık öksüz kaldı.

Ne zaman birinin elinde tef görsem yüzümde hafif bir gülümseme oluşur, zihnimde mutluluk hissiyatının kıpırtıları doğar, duygularım ise birden dalgalanarak mutluluğu yeniden hatırlar.

Tef, sadece bir tef değildir. 
Mutluluktur. 
Ebedi mutluluktur...


Dedeme ve Babaanneme...




****
theilişkiadami.xyz

https://www.instagram.com/theiliskiadami/



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

The 2019

The Kırbaç

The Oğlak Kadını